Bir 'nefret' uğruna...

Türk toplumsal tarihinin en karanlık, en insafsız ve vicdansız dönemlerinden birinin başlangıcıdır 1990'ların ilk yarısı. Ülke ideoloji adına perişan hâllere düşürülüp ekonomik ve sosyal olarak tam bir kadavraya dönüştürülmeye çalışıldı. 1995'te MGK toplantılarıyla zirveye tırmanan bu sancılı süreç, aynı zamanda fişleme tarihinin zirvesiydi. Kendilerini bu ülkenin sahibi olarak görenler, 'Başbakanlık kriz masası' adı altında tam bir cadı avı başlatacak sistemi kurdular. Son derece muğlak ve yoruma açık olan bu yönetmeliğe göre, şu ya da bu krizde, başbakanın tüm yetkileri MGK genel sekreterine, yani askere bırakılıyordu. Dahası, sadece genel olarak değil, yine bu yönetmeliğe göre, gerektiğinde il ve ilçelerde kriz masası kurma yetkisi MGK'ya veriliyordu.

Devletin tüm kadroları "güvenlik soruşturması" adı altında asker kontrolüne alınmaya çalışıldı. Neredeyse tüm sivil kadroların kaderi askerî yetkililerin iradesine bırakıldı. Tuhaf olan ise iktidarı oluşturan iki partinin bu yönetmeliğe imza atmasıydı. Zira iktidarı, tabiri caizse kendi elleriyle askere vermiş oldular.

Ve asker ipleri tamamen eline geçirince medyayı da kontrol altına aldı. Bugün her fırsatta 'sivil dikta' diye gırtlağını paralayanlar koşa koşa brifinglere gittiler. Bırakın itirazı, gazetelerinin sürmanşetlerini, haber bültenlerinin ilk haberlerini askerî vesayetin emrine verdiler.

Ordu sadece medyayı yönetmiyordu, siyasetin en önemli aktörüydü. Gerektiğinde muhalefet, gerektiğinde bizzat iktidar gibi davranıyordu. Dönemi yaşayanlar hemen hatırlayacaktır, en ufak bir homurtuda 'Gerekirse silah kullanırız (haaa)' manşetleri su gibi akıyordu. İşin tuhaf tarafı, ne siyasi partiler ne medya ne adliye ne akademiler... hiç kimse bu durumdan en ufak bir rahatsızlık duymuyor, en ufak bir itiraz yükselmiyordu.

1997 başlarında ilginç gelişmeler yaşanmaya başladı. O güne kadar medyayı kontrol altına alanlar bununla yetinmedi. İhtimal ki gazetelerin yeterince habercilik yaptığından memnun değillerdi. Nerede ve ne şekilde hazırlandığı belli olmayan hazır haberler, paket görüntüler medyaya servis edilmeye başladı. Neredeyse her hafta bir kaset olayı patlıyor ve Refah-Yol iktidarı yıkılmaya çalışılıyordu.

Şevki Yılmaz ve Hasan Hüseyin Ceylan'ın geçmiş dönem kasetleri birer birer yayımlatıldı. Tabii bunlara başörtüsü eylemlerinden görüntüler, cuma namazı sonrası kurgulanan protesto görüntüleri ekletiliyordu. Laikçi kesimin ödü kopartılarak bir korku dalgası oluşturulmak istendiği açıktı ama medya buna çoktan gönüllü idi.

Toplumu belli bir kıvama getirdiklerine inandıkları an, bir 'level' daha yukarı çıktılar. Taze ve canlı görüntülere ihtiyaç vardı ve Aczmendiler servise kondu. Peşinden Fadime Şahin olayı kurgulandı.

Gazeteciler eşliğinde bir 'tarikat şeyhi' yarı çıplak şekilde basıldı, başlık ve spotları hazırdı: "Şeyhin aşk yuvası!" Ardından başörtülü mağdur kız, gözleri yaşlı canlı yayınlarda gezinip durdu. Kimse "Bunlar nereden çıktı, ne yaptılar, sonra nereye kayboldular?" sorusunu sormayı akıl etmiyordu. Plan harika işliyordu ama son ve en önemli darbeye sıra gelmişti.

Zira vesayetçiler için en önemli tehlike, ülke insanının kendine güvenini kullanarak başta eğitim olmak üzere Anadolu merkezli bir halk hareketinin boğazına basmak, sonunu hazırlamaktı. Amaçlarını da zaman zaman söyleyebilecek kadar kendilerine güveniyorlardı: Fethullah Gülen'in şahsını bitirmek, eğitim kurumlarına el koymak ve Anadolu insanını korkutmak! Plan uygulamaya kondu. O dönem Sabah grubunda görev alan Mahmut Övür, sonradan şöyle yazacaktı: "ATV binasında ilginç isimler dolaşıyordu. Ve birtakım kasetlerden bahsediliyordu. O kasetleri getirenlerin adını duymuştum. Ergün Poyraz, ATV'ye gelip gidiyordu. Kemal Yavuz'la da Ali Kırca'nın çok yakın ilişkisi olduğu biliniyordu. Bu, 28 Şubat sürecinin devam etmesiydi. Ondan sonraki süreçlere de baktığınız zaman Gülen hareketine yönelik inanılmaz komplolar, tezgâhlar vardı. O bu işin başlangıcıydı. Bir biçimde o cemaati toplum nezdinde yıpratmaya çalışan bir çıkıştı. Burada medya araç olarak kullanıldı. Türkiye'yi hep kendi kafasına göre yönetmek isteyen asker-sivil bürokratik yapının tezgâhlarıydı bu."

Ve Haziran 1999'da ATV'de Ali Kırca'nın başını çektiği bir linçin startı verildi. Ertesi gün yazılı medya da 'Maske düştü' manşetleriyle tozu dumana katarak bu linç korosuna katıldı. Öylesine insafsız ve izansız bir kampanya başlatılmıştı ki iddiaların bırakın doğruluğunu sorgulamayı, bugün yazdıklarına, söylediklerine ertesi gün kendileri itiraz ediyor, yeni iftiralar atıyorlardı. Tam bir ay boyunca, yüzlerce manşet, binlerce haber ve yorum yer aldı medyada.

Hedef sadece Gülen değildi şüphesiz. Koskoca bir camia; okullarıyla, yurtlarıyla, tüm kurumları ve insanlarıyla... Karalanmak, ötekileştirilmek, dışlanmak ve ezilmek isteniyordu. Kırca, o dönem her ne kadar 'Düğmeye ben bastım' diye caka satmaya kalkışsa da bilen biliyordu olup biteni. Nitekim yıllar sonra ortaya çıkan gerçeklerden de anlaşıldı ki Kırca gibiler sadece düğmeydiler, basanlar farklıydı.

Gazeteci Mehmet Ali Birand, yıllar sonra katıldığı bir TV programında, dönemin aktif isimlerinden Ayşenur Arslan ile bu konuyu tartışırken çok önemli şeyler söyledi. CNN Türk'te 'Medya Mahallesi' programına konuk olan Birand, sunucu Arslan'a Fethullah Gülen'le ilgili Ali Kırca ile beraber yayımladıkları kasetlerin kaynağını sordu. Arslan, "Ali Kırca'ya gönderildi. Nasıl geldi bilmiyorum, bilsem de zaten söylemem." diyerek soruyu geçiştirmeye çalıştı. Birand ise şu açıklamayı yaptı: "Fethullah Gülen'in kasetlerini getirdiler, yayımladınız. Nereden geldi o kasetler? Bir yerlerden geldi. Onu yayımlayın dediler, yayımladınız. Bunu yayımlayın diye Genelkurmay..." dedi ve muhatabı susmak durumunda kaldı.

Birand, dönemi eleştirir gibi görünen Arslan'ın "Askerî hep laik kesim kışkırttı." sözlerini hatırlatması üzerine de şoke eden şu soruları sordu: "Bizim için Genelkurmay, Parlamento'dan daha önemliydi. Medya olarak askerlerin her dediğini yapmadık mı?" Bu sorular üzerine Arslan, "Yapmadık." deyince Birand, "Gülen'in kasetlerini getirdiler. Bunu yayımlayın dediler, yayımlamadınız mı?" karşılığını verince Arslan susmak durumunda kaldı.

Medya, kendisine biçilen rolü o kadar gönüllü olarak üstlenmişti ki bir süre sonra kraldan daha çok kralcı olma noktasına gelmişti. Çevik Bir'e odasında, "Ne zaman darbe yapacaksınız?" şeklinde dilek-temenni sorusu soran gazeteciler bile vardı. Ve bu zihniyet ne yazık ki hâlâ dimdik duruyor bu ülkede. Bırakınız özür dilemeyi, utanmıyorlar, sıkılmıyorlar bile.

O dönem yaşananların tüm ayrıntılarını Maskeli Balon isimli kitabımda ayrıntılarıyla, gün gün kaleme aldım. 28 Şubat'ın 'Altın Çağ'ı olan o süreci günümüz Türkiye'si çok iyi okuyup analiz etmek durumunda. Zira aynı düşük zekâ içerikli, fakat yüksek dozajdaki kin ve nefret muhteva eden oyun bugünlerde tekrar uygulanmaya çalışılıyor.

28 Şubat'ta 'İrtica-Mürteci' argümanıyla yapılan kirli ve pis işler, günümüzde 'Cemaat' bahanesiyle yapılmaya çabalanıyor. Aktörlerin bazıları aynı, bazılarının isimleri değişti. Fakat genel kurgu ve etik dışı söylem tıpatıp aynı. Yine karanlık mahfillerde haberler, kampanyalar hazırlanıyor, bunlara uygun aktörler ön saflara sürülüyor ve gürültü koparılarak Türkiye oldubittiye getirilmek isteniyor.

"Vaizi Vurun" kitabında da ayrıntılarıyla analiz ettiğimiz 'Nefret Ordusu' tüm yönetim kadrosu ve uygulayıcı personeliyle tam saha oyununa devam ediyor. Yaşananlara sakin ve berrak bir bakışla göz attığımızda, dönemin vesayet kahramanlarının söylediği 'Bin yıl sürecek' cümlesinin boş bir laf değil, aksine bilinçli bir yuvalanma, kadrolaşma ve devlet yönetiminin doku tipine nüfuz etme anlamına geldiğini fark ediyoruz. Bakmayın siz 'korku' söylemlerine, 28 Şubat'ın temel kavramı 'nefret'ti. Tıpkı bugünkü gibi. Ve nefret, merhameti, vicdanı, aklı bir kenara itip zalimleştiriyordu insanları.

Bugün yaşananları anlayabilmek için, 28 Şubat sürecini çok iyi okumak ve sonuçlar çıkarıp günümüzle karşılaştırmak lazım sanırım. Özellikle de ülkeyi yönettiğini düşünenlerin ve medyanın...