"Yaşatma İdeali" üzerine

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, 24 Ocak akşamı din bilgini Fethullah Gülen Hocaefendi'nin, telkin ve teşvikleriyle oluşan "Hizmet Hareketi"nin dayandığı ilkeleri anlatan yeni kitabı "Yaşatma İdeali"ni konu alan bir panel düzenledi.

Bu panelde, anlaşılmasına, değerinin bilinmesine katkıda bulunur umuduyla, "Hizmet Hareketi"nin sosyal bilimsel açıdan kendimce bir değerlendirmesini yaptım. Kısaca şunları söyledim:

Ben hiç dindar bir kimse değilim. Ama dinlere ve dindarlara saygım vardır. İnsanlar varoldukça dini inançlar da varolacaktır, çünkü insanların maddi olduğu kadar manevi ihtiyaçları, manevi dünyaları vardır. Din, toplumları bir arada tutan ahlak ilkelerinin yegane değilse de en önemli kaynağıdır. Dinlere saygım vardır, ama bağnaz ve düşmanlık aşılayan yorumlarıyla mücadeleyi insanlığın en önemli meselelerinden biri olarak görürüm. Gülen'e, temsil ettiği bağnazlığı reddeden, insanlar arasında saygı ve sevgiyi telkin eden İslam anlayışına büyük saygı duyuyorum. Bu saygıyı ilk kez Zaman'da değil, 1995'te Milliyet'te yazarken dile getirdim.

Dinin toplumdaki yerine kısaca göz atarsak, tarıma dayalı geleneksel toplumda din, ahlakın olduğu kadar bilginin de temel kaynağıydı. Geleneksel toplumdan modern topluma geçiş sürecinde dinin dogmaları sorgulandı ve temel bilgi kaynağı olarak dinin yerini giderek bilim aldı; evren, bilimin-tarihin kanunlarıyla açıklanır oldu. (Denebilir ki 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren sanayi-sonrası, modernlik-sonrası topluma geçişle birlikte bilimin-tarihin kanunları sorgulanmakta.)

Modernlik düşüncesinin temellerini atan 18. yüzyıl Aydınlanma Felsefesi'nin iki temel iddiası vardı: 1) Eleştirel akıl insanın en önemli vasfıdır. Dinin varsayımları dahil hiçbir varsayım eleştiri, sorgulama üstü değildir. 2) İnsanoğlu aklın ürünü olan bilimi kullanarak yeryüzünü cennete çevirebilir. Birinci iddiayı esas alan (bilimi de eleştirel akla tabi tutan) toplumlar giderek özgürlükçü ve çoğulcu rejimler kurdular. Bu toplumlarda modernlik, insan hakları, hukuk devleti, demokrasi, farklılığa saygı, piyasa ekonomisi ile özdeşleşti. (Buna özgürlükçü-liberal modernite diyebiliriz.) İkinci iddiayı esas alan toplumlar ise baskıcı-tektipçi, faşist ve komünist rejimler kurdular. (Buna otoriter-totaliter modernite diyebiliriz.)

Dinlerin moderniteye esas olarak iki farklı tepkisi oldu: Modernitenin reddi, dinlerin köktenci yorumlarını doğurdu. Dinin moderniteyle uyum sağlamaya yönelik yorumları ise modernitenin hem özgürlükçü hem de baskıcı biçimlerine büründü. Müslümanlar dünyasında da moderniteyi reddeden İslam yorumları ortaya çıktığı gibi, modernitenin iki farklı iddiasını izleyen yorumlar da görüldü: Bir yanda baskıcı-tektipçi moderniteyle sentez yapan, İslam dininden bağnaz ve şiddetli bir ideoloji üreten radikal İslamcılık ortaya çıktı; El Kaide'ye kadar uzanan biçimler aldı. Öte yanda İslam'ın özgürlükçü modernlik düşüncesi ile sentezini yapan yorumlar ortaya çıktı.

Türkiye'de İslam'ın insan hakları, hukuk devleti, demokrasi, inanç özgürlüğü anlamında laiklik, farklı kimliklere saygı, girişimcilik, piyasa ekonomisi ve bilim ile bağdaşan yorumunun temellerini merhum Said Nursi attı; bu yorumu günümüze uyarlayan da Gülen oldu. Türkiye bugün modernliğin otoriter bir yorumundan özgürlükçü yorumuna geçişi yaşıyor. Türkiye'yi bir piyasa demokrasisi haline getirmekte olan bu sürece, Turgut Özal'ın ekonomide liberalleşme ve globalleşmeyi başlatan politikaları, aydınların otoriter modernliğe (Kemalizm'e) yönelttiği eleştiriler, AB'ye katılım süreci yanında Gülen'in telkin ve teşvikleriyle oluşan "Hizmet Hareketi"nin de dikkate değer katkısı var.

Gülen'in fikirlerinin zaman içinde evrildiği muhakkak. Bu evrimin hangi milletten, hangi coğrafyada olursa olsun bütün insanlığı "yaşatma ideali"ne yöneldiğinin en önemli göstergesi Hizmet Hareketi'nin bugün 120 ülkeye yayılan okulları.